“…Eski şapkalarımız, ayakkabılarımız, elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Ondan sık sık değiştirmek isteyişimiz de bu yüzden değil midir? Yeni bir elbise giyen adam az çok benliğinin dışına çıkmışa benzer: kendinden uzaklaşmak, ona bir değişikliğin arasından bakmak ihtiyacı, yahut “Ben artık bir başkasıyım!” diyebilmek saadeti…”
(Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
Yaşam, herkesin kendi teknesinde yoğurabileceği bir hamur olsa bile, hamurun alacağı şekle toplumsal öğretiler karar verir. Modern dünyada artık her öğreti bir gösteriye – ne yazık ki- dönüşmüştür. Gerçek toplum, gerçek dışılığın döngüsünde geçirdiği buhranları kişisel bir tüketim aracı olarak kullanmaktadır. Yaşamın bir veçhesinden kopmuş imajlar, toplumun kimliğinden uzak eylemler –kısmi olarak göz önüne alındığında bile- gerçeklik, ayrı bir sahte dünya olarak, salt seyrin nesnesi gibi, küçük kümeler halinde büyük kümeye izletilir. Günümüzde kimlikten uzaklaşma, sahte imajlardaki uzmanlık, bireyin kendine söylediği yalanları, topluma özerkleşmiş imaj halinde- sanki tamamlanmış gibi- göstermektedir. Halbuki bu gösteri, kitlesel yayılma tekniklerinden birisi olan sosyal medyanın tüketimiyle sağlandığı için aslında dünyadaki kavramların suiistimal edilmesidir. Ancak bu suiistimalin getirisi çok yüksek olduğu için tüm dünya görmezden gelmektedir.
Toplum inşa edilirken- ulus-millet kavramları başta olmak üzere -aşamalı ve zor bir süreçten geçmiştir. Savaşlar, idealar, dinler, adalet, toplumların kendi kimlikleri, toprak parçaları, milli değerlere bağlılık, merkantilizm, sevginin öğretisi gibi -bir sürü eklenti yapılabilir- kavramlar topluma sunulurken gösterisel bir yanılsama değil, temsili bir gerçek sunulmuştur. Gösteri toplumunun eylemleri ve örüntüleri, müstakbel nesillere bırakmaya layık değerler inşa etmeyi ve o mirası benimseyerek zenginleştirecek nesiller yetiştirebilmek gayretinin ne kadar önemli olduğunu, seyir zevki sunmadan –günümüzde- aktarmaktadır.

Çağımızın hastalığı ise, tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih etmektedir. Bir yanılsama hakikatin yerini alabilir mi? Herkes bilir ki, bir saat ya geri kalır yahut ileri gider. Bu işin üçüncü bir şekli yoktur. Bu da tam ayar imkânsızlığı gibi umumi bir kaidedir: meğerki durmuş olsun. Fakat burada iş şahsileşir. İnsanlar sahip olduğu dönemin renklerine bürünebilirler. Mesela Abdülhamit devrinde cemiyet neşesiz gözükebilir. Padişahın asık yüzünden gelen ve halka halka etrafa yayılan bu neşesizlik -kavramlara bile- sirayet edebilir. İnsana o vakit, vapur düdükleri acılı, hüzünlü ve keskin gelebilir. Bu duygu gerçektir. Başka hadiselerin cereyan etmesiyle de birdenbire – o kadar çok gülebilecek şey bulunan bugünkü hayatımızda- vapur düdükleri ve tramvay sesleri neşeli gelebilir. Nitekim insan duygularının izahı konusunda en güvenilmez kaynaktır. Ve yaşam zıtlıklarla güzeldir.
Gösteri toplumu, kendisine, yaşantısına, büyüdüğü tüm değerleri yok sayarak bunları bir ürün haline getirmeyi hedeflese de, henüz bilmiyor. Azınlık etkisi… hayatımızı çoğunluğun tercihleri ve yönsemeleri belirliyor gibi gözükse de, küçük gruplar –ve kimi bireyler- uzun vadede toplumsal yankılar uyandırabilir. İstisnai unsurların göze çarpmayan veyahut aykırı tutumları belirleyici hale gelebilir zamanla. Ve bilirsiniz insanlar ikiye ayrılır. Ölenler ve öldükten sonra yaşamaya devam edenler.
