içinde

Gecikmişler Diyarında Erken Doğmak

“Ne diyordu Huzur’da? “İnsan ömrü, zamanın fırınında alev alan bir kağıt kadar çabuk yanıyor. Belki hayat… gülünç bir oyundur. Tam bir ümitsizlik içinde bir yığın “karar kılıklı tereddüt” ve küçük, beyhude savunmalardır, hatta hülyadır… “ Gene de ümidin hakkını, hatırını gözeterek ekliyordu: “Ne kadar gülünç olursa olsun,  biz gene hayatı tam inkâr edemiyoruz. Onda, kafamızı kurcalayan vehimlere rağmen iyi, kötü diye kıymetler arıyoruz. Aşka, ihtirasa yer veriyoruz. Sanatkarca yaşamak ile israflarda ve küçük hesaplarda kaybolmanın farklarını buluyoruz.”

(Murat Menteş, Tanpınar’a Huzur Yok)

Tüm doğa, en ufağından en büyüğüne, kum tanelerinden güneşlere, protislerden insana kadar, sürekli bir oluş ve yok oluş, sürekli bir akış, dur durak bilmeyen bir hareket ve değişim halindedir. Her değişim kendi içinde bulunan zamana ve coğrafyaya göre, kişilerde, belirli yaşamsal imgeler bırakır.  Toplumsal görüngüler, bireyin karakter ve düşünsel dünyasının oluşmasında oldukça büyük rol oynar. İnsanların üretim ilişkileri, sermaye için verilen savaşlar, toplumda oluşan sınıflar ve insanın içine doğacağı aileyi, coğrafyayı, ideolojiyi ve sınıfı bilmeden dünyaya gelmesi, doğuştan olagelmiş bazı seçimlerin, insanın iradesi dışında grekleşmesi, insanların varlığını belirleyen kavramın bilinçleri mi yoksa bilinçlerini belirleyen olgunun onların içinde doğduğu toplumsal varlığı mı sorusunu akıllara getiriyor.

Kaderimizin cetveli, -bize sorulmadan- bazı toplumsal olayların gelişmesiyle yörüngesinden kayabilir. Ve insan bilmediği şeyler hakkında daima abartılı düşüncelere kapılabilir. Bilinmezlik, insan için tüm tezat duyguları içinde barındırma cazibesi ile ünlüdür. Bazen, bu düşüncelerin belirsizlik havuzunda kaybolması, yaşamda anlam arayışı içerisinde olan bireyi hem kendine hem topluma yabancı hale getirebilir. Toplumda iki türde yabancılaşma gerçekleşir. İlk tür; her şeyin farkında olan, belirli bilinç düzeyine erişmiş insan türüdür. Üretim materyallerini ellerinde tutan güce, kendi vaktini kiraladığının farkında olan ancak aksini yapabilmek adına gerekli toplumsal sınıfta doğmamış ve yaratıcı potansiyelini sadece kendini motive etmek için kullanan, böylelikle toplumda her şeye uyum sağlayan koloniyi tanıyan, ancak –mış gibi yapan yabancılaşma türüdür. Bu türde, birey yaşama dair anlamı, ahlakı ve inancı topluma göre değil kendi öğretilerine göre şekillendirmiştir. İkinci tür ise; toplumdaki ideolojilere, inançlara, sermaye kazanım şekillerine, sınıfların sömürüsüne, bireyin sahte ilişkilerine, adaletsizliğe, toplumsal maskelere ve üstü örtülü ahlaki öğretilere karsı çıkarak öğrenmiş tıpkı Nietzsche’nin üst insan teorisinde tanımlandığı gibi, acıyı cekerek gelişen ve kimseden destek almadan ilerleyen bu insan, artık anlamdan koparak hiçlik içerisinde kaybolur ve oluşan bu boşluğu sadece başka üst bir varlığın dolduracağına inanır. Bu varlık elbette yaşadığı coğrafyadan uzakta olan ve toplumda kimsenin adım atmaya cesaret edemediği o belirsizlik havuzundan başka bir şey değildir. Bu belirsizlik havuzu genellikle toplumun onaylamadığı, doğru bulmadığı ve eleştirdiği her şeydir.

Tıpkı Albert Camus’un ‘Yabancı’ isimli kitabındaki Meursault karakterinin, idam edileceğini bile bile artık kendini savunma ihtiyacı duymaması gibi bir yabancılaşma. Toplumun ona yaptığı tüm eleştiriyi görüyor, altında yatan anlamı biliyor, kaderini onların çizmesine izin veriyor. Artık ona ait olmayan hayatın bütün hatıralarıyla bas basa kalıp uzaklaşmayı tercih ediyor. Bazen yaşam sadece bu olabilir, arkada kalan yığına bakıp önündeki belirsizliğe heyecanla koşmak…

Ne düşünüyorsun?

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir