içinde

Eğer Sadece Alışkanlıkla Hareket Ediyorsan, O Zaman Gerçekten Yaşamıyorsun Demektir

“”Andre:  Gördüğümüz bu can sıkıntısının paraya dayalı, baskıcı bir dünya hükümeti tarafından uygulanan, şahsen sürdürülen şuursuz bir beyin yıkama işlemi tarafından yaratılmış olabileceği, bütün bunların bir kişinin düşünmesine göre daha korkunç olduğunu ve bunun ferdi bir hayatta kalma mücadelesinden ziyade canı sıkılan birisinin uyuduğunu ve uyuyan birisinin “hayır” diyemeyeceğini hiç düşündün mü?”

(My Dinner with Andre)

Bir sabah uyandığınızda hiç rol yaptığınızı düşündüğünüz oldu mu? Annenize, babanıza, evdeki rutininize… Davranışlarınızda içinizden “aslında hiç böyle davranışım yok” cümlesini geçiriyorsanız, evet rol yapıyorsunuz demektir. Goffman, Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu adlı eserinde, bir çalışanın elindeki işler bitmiş olmasına rağmen mesaisi bitene kadar müdürüne sanki çok meşgulmüş gibi davrandığını ve bu davranışın sahte bir eylem içerdiğini anlatır. Bu davranış tam anlamıyla başkaları için bir şeyler yapmak, davranmak, role bürünmek, büründüğü role inanmak anlamlarını da içermektedir. Peki, niye insan anne, baba, kardeş, eş, isçi, işveren gibi rollere bürünür, gerçekten bu roller ve rollere bürünürken yaşadığımız hisler sahte ve toplum dayatmasından mı ibarettir, yoksa insan basit ve işine geldiği için mi böyle davranır?

My Dinner with Andre, filminde geçen bir diyalogda, Andre: Annemin hemen ölümünden önce olan bir olay gibi. Annemi ziyaret etmek için hastaneye gitmiştik yanına gittim ve tıpkı Auschwitz veya Dachau’dan sağ çıkabilmiş olanlara benziyordu. Dışarıda koridorda babamı teselli etmeye çalışıyordum. Bu sırada, annemin kolundaki problemin uzmanı olan doktor odaya girdi ve sevinçli bir yüz ifadesiyle dışarıya çıktı. Sonra da, “iyi hissetmemiz için bir sürü neden yok mu? İyileşiyor olması muhteşem değil mi?” dedi. O sadece kolunu görmüştü. Tek gördüğü koluydu. İşte sana rüyalarda yaşayan bir adam daha. Bunun yanı sıra, bütün bir aileyi katleden bir cani de, çünkü o odadan çıktığı zaman, kafamızın karıştığı ve korktuğumuz bu rüyalar âlemine çekerek ruhen bizi öldürdü çünkü ondan biraz önce, ölmek üzere olan birisini görmüştük ve şimdi karşımızda, aslında mükemmel durumda olduğunu söyleyen bir uzman vardı. Yani babamı gerçekten delirtiyorlardı. 82 yaşında ve çok duygusal bir insandır yani biraz önce içeriye girmişsin ve ölmesini istemediğin birisinin ölmek üzere olduğunu görmüşsün, beş dakika sonra içeriden bir doktor çıkıyor ve hastanın çok iyi durumda olduğunu söylüyor, bu insanı delirtebilir. Doktorun gördüğü şey annem değildi. Halk tiyatrosundaki insanlar beni görmediler. Sanki bir sisin içerisinde yürüyor gibiyiz. Sanki hepimiz transa geçmişiz. Etrafta zombiler gibi geziniyoruz. Olaylara karşı olan tepkimizin veya kendimizin bile farkında olduğumuzu sanıyorum. Bütün gün bilinçsiz makineler gibi dolanıyoruz ve bu arada da bütün bu öfke, tasa ve huzursuzluk içimizde büyüdükçe büyüyor. Sevdiğimiz bir insanın başına gelen iyi veya kötü olaylara üzülmek ve sevinmek gibi yaptığımız soyut eylemlerinde insana biçilmiş bir rol olduğunu anlatıyor bize Andre. Birisinin ölümüne üzülmemiz gerekir, birisi iyileşiyorsa mutlu olmamız gerekir, bunun tam tersi bir eylemi gerçekleştirdiğimizde toplumun şeytani yüzü ile karşılaşabiliriz. Tıpkı Albert Camus’un Yabancı adlı eserinde annesinin ölümüne üzülmeyen Meursault’un başına gelenler gibi. Toplum ona uygun davranmadığınız size en acımasız tarafını gösterir, aslında bu yüzden insanlar birtakım rollere girmek zorunda bırakılır. Ancak bu davranış biçim insanı aslında soyut duygulara bakış acısı anlamında robotlaştırır. Sürekli nasıl davranması gerektiğinin bir modül şeklinde insana sunulması en insandışı özelliğin yansımasıdır aslında. Bu rollere bürünürken kendimizi uzaktan izlesek belki kendimizi çok severiz ya da iğrenebiliriz. Tıpkı Andre’nin söylemi gibi: “bir hayat görüşü var. Hasidik musevilerin inançlarından bahsediyor her şeyin içinde ruhlar bağlıdır diyorlar. Senin içinde bağlılar. Benim içimde bağlılar. Bu masanın içinde ruhlar bağlı ve dua ettiğin zaman bu embriyoya benzeyen ruhlar özgür kalıyorlar ve hayatımızda yaptığımız her eylem ister iş yapmak olsun, ister sevişmek olsun veya yemek yememiz olsun, her ne olursa yaptığımız her eylemimiz bir dua, bir dinsel tören olmalı dünyada. Sen bu şekilde yaşadığımızı düşünüyor musun? Neden bu şeklide yaşamıyoruz sence? Bence, her gün neler yaptığımızı gerçekten görmemize izin verseydik bunun iğrenç olduğunu fark ederdik başka insanlara olan davranışlarımız. Her gün, günde bir kaç defa evimin bulunduğu apartmana giriyorum. Kapıcı bana bay Gregory diyor, ben de ona Jimmy diyorum. Şimdi bununla, köle sahibi güneyli çiftçinin arasında ne fark var, söyleyebilir misin? Bence, ben o binaya girdiğim zaman tam da o esnada bir suç işlenmiş oluyor. Çünkü orada benim yaşlarımda, ağırbaşlı, zeki bir adam var ben ona Jimmy diye seslendiğimde o artık çocuk oluyor, bense yetişkinim çünkü ben o binadan yer satın alabilirim.

Bir sohbet esnasında konuşma çok iyi ilerlerken karsınızdaki insan sırf size siz olduğunuz için saygı duymaya başlayacakken araya meslek sorusu girdiğinde ve yanıtlandığında eğer statü olarak sizden düşükse, karşınızdaki kişiye karsı dinlememe gardını aldıysanız bunu size toplum öğretmiştir. Alışkanlıklarımız bize çok tatlı ve kusursuz geliyor. Onları devam ettirmek adına bize sunulan kişisel gelişim kitaplarını okuyoruz, hayatı kendimiz üzerinden, kariyerimize odaklanmış bir şekilde nasıl daha iyi olabilirimi düşünerek geçiriyoruz. Toplum bize çalışkan kişi rolünü veriyor ve oynuyoruz. 30’lu yaşlarında evli ve çocuklu olmalısın, bir evin ve araban olmalı, aile olmalısın kitaplarını okutuyor toplum bize. Okuyoruz, bu düşünceye alışıyoruz ve oynuyoruz. Bu konfor bizleri tehlikeli bir sükûnete sürüklerken hiç farkında olmuyoruz. Kendi gerçekliğimizi devamlı başkalarından saklıyoruz. Algılanan gerçekliğimizden her rol yaptığımızda uzaklaşıyoruz. Hedefler, planlar hepsi bize başkaları tarafından sunulan birer hayal ürününden ibaret, herkes kendi içinde bir hayal ürünün birer parçası, sürekli hayal ve rollerin pompalandığı bu dünyada kendimizi ne zaman göreceğiz.

Andre: mevsimler, kış, soğuk gibi muazzam çevre şartlarının bize hiç bir etkisinin olmadığı bir ortamda yaşamak, sence bize ne yapıyor Wally? nihayetinde hepimiz hayvanız.

Wally: bu ne anlama geliyor şimdi?

Andre: bence şu anlama geliyor, güneşin, ayın, gökyüzünün ve yıldızların altında yaşamaktansa kendi kurduğumuz hayali bir dünyada yaşıyoruz.

Ne yazık ki…

Ne düşünüyorsun?

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir