içinde

Sana ait olmayan şeyleri ararken bizzat sana ait olanları da kaybettiğinin farkında mısın?

“Bağlılıkların en iyi numunesini, Alphonse Daudet “Papa’nın Katırı” adlı hikayesinde verir. Sizi seviyorum, size bağlıyım, demek yerine, yemeği elbisenizin üstüne dökmenize, boyunbağınızı yanlış bağlamanıza, münasebetsiz hiddetinize hayranım, demek arasındaki fark öyle alelade bir şey değildir. Hele sevginizi göstereceğiniz insanı bir zaafında, bir sevgisinde okşarsanız iş büsbütün değişir. Daudet’in hikayesindeki delikanlı adeta Papa’yı ihmal eder, onu görmez bile. Yahut onunla senli benli konuşur. Bütün dikkatleri katırında toplar. Çünkü bilir ki Papa, kendi kıymetlerini müdriktir. Şüphe ettiği şey katırına karşı beslediği sevgi, o zaaftır. Bu zaafa hitap etmek, onu gözetmek Papa’yı fethetmektir.”

(Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler)

“Dünyadaki en güzel şey nedir?” diye sorsam herkesin aklına kendi talihinin aynasında sunulmuş olan –kimisi net, kimisi bulanık bir ayna– deneyimleri gelir. Bazıları için en güzel şey, yenilen muhteşem bir tabak yemek iken, bazıları içinse, inanmak, sevmek/sevilmek, nefret etmek, kadere boyun eğmek, yaşam oyununu veto etmek gibi soyut deneyimler olabilir. Yaşam herkese aynı somut/soyut deneyimi sunmaz. Ancak –ne yazık ki– bazı kaderler ortak yazılmış gibidir. Ve bu kaderlerde herkes birbirine benzer. Öyle ki, bu kadersel benzerlik insanları hayatın tam içine alır. Bunlar eski takvimlerdeki burçlara benzerler. İçtimai hayat ister istemez onların tesiri altında kalır. Onlarla düşünür, onlarla değişir, onların şartları içinde yaşarlar. Efkârıumumiye denen kabı dolduracak mahiyette olmaları yeterlidir. Ve kaderden en çok kaçanlar ona en kolay boyun eğenlerdir.

Peki bunca dışarıdan gelen müdahale varken insan kendi içinde kendisini bulabilir mi? “Kendi kendimi yapmak istiyorum” cümlesi kulağa oldukça iddialı geliyor, öyle değil mi? Üstelik hayat yanlışı gösterecek kadar uzun, ancak onu anlayabilecek kapasite oluşana kadar da kısayken. Yoğurt sürekli ekşi kalmıyor ki ayran saklansın. İnsan yaş aldıkça anılar dolaba yığılmış kıyafetler gibi bekliyor. Yeni kıyafeti tam dolaba koyacağımız vakit ise, tüm kıyafetler yere çoktan düşmüş oluyor.

Sürekli bir tren kaçıyor, insan “gözümü açtım kapadım” derken nerede olduğunun, neye koşturduğunun farkına bile varamıyor.

Belki kendini bulmak için bulunduğun ortamdan çok uzaklara gitmek gerek. Belki gerçekten insanı sahiden insan yapan duygulardan kaçmadan, “kendini özlemek nedir?” sorusuna odaklanmak gerek… Belki, telepatik bağlarla geçen doğruları kendi içimizde sürekli büyütüp o büyüyen boşluk içinde yapayalnız kalmaktansa, başkalarındaki kendimizi tanıma gayreti sürdürmeliyiz. Sonuçta biz dediğimiz kim? Burada herkes yalnız. Hem o kadar yalnız ki, kendisine bile yabancı. Bu yabancılık yüzünden kaderden kaçıyor, kendinden kaçıyor; öyle ki talihinin lütfunu bulanık bir ayna, etrafındaki kara bir kuyu olarak görüyor.

Kendisini gelmeyecek şeylerin dünyasına gömenler için güneşi görmek imkânsızdır.

Yaşam derin bir çıkmaz sokak mıdır? Yoksa sahil boyunca kuş sesleriyle, rüzgârın tatlı esintisi, güneşin ılık sıcaklığı yüzüne vururken o sokakları fark ederek sakin sakin yürümek midir?

Bana öyle geliyor ki bütün insanlar olacakları şeyi olmak için çok fazla çaba gösteriyorlar. Ve günün sonunda oraya –kendi ideallerine– ulaşabilen çok az insan var. Bir duvarın önünde asıl gidecekleri yolu değiştirmişler yahut oldukları yerde kalmışlar. Peki bu duvar nedir, sen biliyor musun? Belki talihtir!

Yaşanılan her deneyimi “bu benim kaderim” diyerek içselleştirmek. Sana verilen güzellikleri görmezden gelmek, elindekinin kıymetini bilmemek, bile bile yalnızlığı, kederi seçmek yine talih midir?

Yani kendi talihin bizzat kendin olabilir mi?

Ne düşünüyorsun?

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir