içinde

Hayat Ön Provası Yapılmamış Bir Tiyatro Sahnesidir

Hazırlığı ve Telafisi Olmayan Bir Gösteri

“Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.”

(Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya)

Hayatın anlamı, yaşam, ölüm ve insan davranışlarına dair yazılmış binlerce eser vardır. Neredeyse her nesil kendi hayatının anlamının ne olduğunu kavramaya çalışmış, kendi acılarını, yaşanmışlıklarını bir hikaye olarak topluma sunmuş, aynı hikayeden farklı toplumun, kendilerine pay çıkarmasını beklemiştir.

Toplumdaki derin sınıfsal farklılıklara rağmen, insanların çektiği ortak acılar aynıdır. Herkes sever, herkesin sevdiği kişi ölür, herkes acı çeker ve herkes mutlu olur. Elbette bu hislerin, bireylere yansımadaki şekli farklılık gösterir. Çünkü her insan soyut duygulara aynı anlamı yükleyemez. Sınıfsal farklılıklar bunun üzerine geçer. Bir işveren için mutluluk, şirketin kar yapmasıysa, bir işçi için mutluluk, ayın ortalarında alacağı ikramiye olabilir. Bir anne için mutluluk, akşam çocuklarını evde görebilmek olurken, bir öğrenci için, zorlandığı dersin sınavından geçebilmek,  mutlu edebilir.

Tolstoy, İvan İlyiç’in Ölümü adlı eserinde, “Hayat gitgide artan acılar demek; artan bir hızla en dibe, en korkunç acılara doğru uçmak demek. İşte ben de uçuyorum.” Diyerek hayatı, bir kişinin gözünden korkunç bir yalnızlık ve derin acılar olarak tanımlar.

Dante ise, İlahi Komedya adlı eserinde, Beatrice’nin ölümünden sonra odağını kaybederek farklı ilgiler ve dünyevi aldatıcılara yöneldiğini, günah yoluna saptığını, kendisinin kasvetli/karanlık bir ormanda kaybolduğunu söyler. Bu durumdan kendisini kurtarabilecek tek kişinin yine Beatrice olacağını düşündüğü için onu tekrar görebilmek, doğru yola sapabilmek, siyaseti, ahlakı, dini, felsefesi, toplumsal düzeniyle yaşadığı hayatın hayır ve şerlerini kavrayıp ıslah olabilmek için ölmeden önce ölmeyi, Araf’ı ve nihayetinde Cennet’i katederek yeniden doğması gerektiğine inanır. Bahsi geçen hikayede Dante’nin ölüm acısına verdiği tepkiyi açık bir şekilde görebilmekteyiz.

Kişinin, hislerine yönelik davranışlarını, toplum içinde bulunduğu sınıf, buna bağlı olarak inandığı din ve yaşadığı döneme dair çevresel faktörler de etkilemektedir. Dante’nin,  Beatrice’nin ölümüne karşı verdiği tepkide inanç faktörü görüldüğü üzere büyük rol oynamaktadır.

Tolstoy, İtiraflarım adlı eserinde, insanlardaki inanç tutkusunun hayatın anlamı için oldukça gerekli olduğunun üzerini çizer. Tolstoy, kendi yaşadığı dönemde tanınmış bir yazardır ve yaşının belirli bir dönemini hiçbir şeyi sorgulamadan geçirdiğini İtiraflarım adlı eserinde açıkça ifade eder. Ancak yaşı ilerledikçe, hayatın anlamının ne olduğunu düşünmeye başlar ve kendisini bir paradoksun içinde bulur. Bu durumdan kurtulmak içinse kendi sınıfına ait olmayan güruhların içine girer ve sıradan bir kişi için hayatın ne anlama geldiğini gözlemlemeye başlar. Kendisi, içindeki boşluğu, bu gözlemlerinin ardından inanç ile doldurur. Ve bir şeye inanmanın gücünün, hayatın tüm anlamsızlığını silip süpürdüğünü kabullenir. Neden insanların güzel bir hayat yaşayıp, ölüm gibi acımasız bir sonla yüzleştiğini sorgularken, inancın gücüyle karşılaşan Tolstoy için mutluluğun tanımı artık değişecektir.

Bireylerin, hayatın anlamı ve gerçek mutluluğa dair içsel sorgulamalar geçirdiğini, yazılan eserlerden ve çekilen sinematik evrendeki filmlerden görmek mümkündür. Her hikaye, hayatın içinden bir insanın, yaşamını bizlere sunar ve kendimize ait bir yaşanmışlık bulmamızı sağlar. Bu yaşanmışlıklarla, aynı hissi tadanların verdiği tanıdıklık duygusuyla, toplumdaki empati duygusu gelişmektedir.

Çoğu eserde, yanlıştan, kötülükten, günahtan kaçınılması gerektiği, toplumların ancak iyi ve ahlaklı bir insan olduğunda mutluluğu yakalayabileceği vurgulanmaktadır. Herkesin mutlu olduğu, sonsuz eğlencenin ve hazzın sunulduğu bir dünya nasıl olurdu? İnsanlar gerçekten mutlu olur muydu? Yoksa sadece günlük yaşamda benliklerini, toplumun getirdiği kurallara göre mi sunmaya çalışırlardı…

Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya adlı eserinde, herkesin mutlu olduğu bir dünya evreni sunuyor okuyucuya, peki herkesin gerçekten mutlu olduğu bu dünyada neler oluyor?

Anne olmak, tek eşlilik, dini inanç, kıskançlık gibi kavramların olmadığı bir dünya burası, insan olarak yaratılırken hangi sınıfa mensup olduğunuz siz henüz doğmadan belirleniyor. Şöyle ki, bir eplison olarak yaratıldıysanız göreviniz sadece temizlik yapmak olacaktır ve bu görevin dışına çıkamazsınız. Çünkü sadece alfaların, betaların yani sizden üst düzeyde yaratılmış olanların mutluluğu için yaşayan bir güruh olarak yaratılmışsınızdır aksi halde davranmak yeni düzenin dışına çıkmak demektir ve bu kabul edilemez.

Düşünmenin yasak olduğu, herkesin soma denilen ufak haplarla mutluluk uyuşturucusu içinde yaşadığı bir dünya, özgür irade yok, kendi adına karar vermek yok, hissetmek yok, acıyı, gerçek mutluluğu, kendi kişiliğini keşfetmeyi bilmeden sadece hazlar için yaşanılan bir dünya… “Çünkü bizim dünyamız Othello’nunkiyle aynı değil. Çelik olmadan araba yaratamazsınız – aynı şekilde, sosyal çalkantı olmadan da trajedi yaratamazsınız. Dünya şu anda istikrara kavuşmuş durumda. İnsanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar. Refahları yerinde; emniyetteler; hiç hastalanmıyorlar; ölümden korkmuyorlar; ihtiras ve ihtiyarlıktan habersiz ve bundan da çok memnunlar; veba gibi bir illet olan anne ve babaları yok; güçlü duygular hissedecekleri eşleri, çocukları ve sevgilileri yok; şartlandırmaları uyarınca davranmaları gerektiği gibi davranmak zorundalar. Herhangi bir sorun çıkması durumunda da soma var. Siz de tutup, özgürlük adına pencereden savurdunuz, Bay Vahşi. Özgürlük!” Güldü. “Bir de Deltaların, özgürlüğün ne olduğunu bilmelerini bekliyordunuz! Şimdi de Othello’yu anlamalarını bekliyorsunuz! Vah güzel çocuğum vah!”

Peki sahte hedonizm, bireylerin en çok ihtiyaç duyduğu değerleri kültürel çeşitlilik, sanat, din, aile, edebiyat vb. yerini alarak gerçek mutluluğa erişimi sağlayabilir mi? Birey kendi iradesi dışında yaşamının yönlendirilmesini karar mekanizmalarının kader defterine bırakabilir mi?

Toplumsal rollerden kaynaklı olarak bireyler, belirli alanlarda sahte izlenim oluşturabilirler. Herkesin çalıştığı bir ortamda işi biten bir işçi kendisini çok meşgulmüş gibi göstermeye devam edebilir. Kimi zaman kişi sırf çevresindekilere, onlardan almak istediği belli bir tepkiyi sağlaması muhtemel bir izlenim vermek amacıyla, ince ince hesaplanmış eylemlerde bulunarak kendini ifade edebilir. İnsan, bu denli komplike bir varlıkken, kendisini elbette mutlu gibi gösterip gerçek hislerini saklayabilir.  Ancak bu sahte, geçici, yapay hedonizm bireyleri erken tüketeceğinden sürekli yeni tüketecekleri başka bir alan oluşumu sağlanması gerekmektedir. Toplum yalnızca hazlar ile beslenemez. Hazlar insanlara belirli alanlarda ilham sağlamanın dışına çıkamaz.

Shakespeare’nin söylediği gibi dünya bir sahne midir gerçekten de?

Günlük hayatta bireyler pek çok performans sergiler, aynı zamanda pek çok performansa da tanık olurlar. Evde, işyerinde, sokakta, resmi ve gayriresmi ortamlarda farklı farklı roller oynar, kimi zaman başka “oyuncu”larla “takım”lar kurar, diğer takımlarla mücadele veya işbirliği içinde “seyirci”lerimizi etkilemeye, yönlendirmeye çalışırız. Hepimiz belli durumlarda benimsediğimiz roller çerçevesinde sunarız kendimizi karşımızdakine: en samimi etkileşimlerde bile…

Ne düşünüyorsun?

Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir